28 ŞUBAT’IN HESABI HALA SORULMADI,
MAĞDURİYETLER DEVAM EDİYOR!
28 Şubat postmodern darbesinin üzerinden yıllar geçmesine rağmen,
bu gayri hukuki sürecin mağduriyetleri hâlâ tam anlamıyla giderilmiş değil.
Ayrıca darbenin failleri ve destekçileriyle gerçek anlamda hesaplaşılmadı.
Başörtüsü yasağı, katsayı adaletsizliği, keyfi ihraçlar ve
hukuksuz yargı kararlarıyla özgürlükleri kısıtlanan, eğitim ve çalışma hakları
gasp edilen binlerce insan, hâlâ haklarını tam anlamıyla geri alamamıştır. 28
Şubat’ın brifingli yargısı tarafından siyasi ve ideolojik saiklerle verilmiş
olan mahkûmiyet kararları ve bu karaların yol açtığı mağduriyetler hâlâ olduğu
yerde durmaktadır.
28 Şubat sadece mağduriyetlerle anılmamalıdır; bu darbenin
arkasındaki iç ve dış aktörlerden de hesap sorulmalıdır. Askeri ve sivil
vesayet odakları, medya, sermaye ve bürokrasi işbirliğiyle halkın iradesine
ipotek koymuş, milletin değerleriyle savaşmıştır. Vesayet heveslisi bu yapılar,
bugün de aynı zihniyetle varlıklarını sürdürmektedir. Öte yandan bugün darbelere karşı çıktığını
iddia eden bazı kesimler, yine bir başka darbe döneminde, darbecilerin yazdığı
anayasanın vesayetçi ve tek tipçi özüne dokunulamayacağını savunarak büyük bir
çelişkiye düşmektedir. Darbecilerin kodlarını taşıyan mevcut anayasanın hâlâ
yürürlükte olması, vesayet zihniyetinin tam anlamıyla sona ermediğini
göstermektedir.
28 Şubat’la gerçek anlamda hesaplaşılmalı, mağdurların tüm hakları
iade edilmeli, hukuksuz yargı karaları bütünüyle iptal edilmelidir. Aynı
zamanda darbeci zihniyetin izlerini taşıyan mevcut anayasa Türkiye Büyük Millet
Meclisi tarafından değiştirilerek, halkın iradesini tam anlamıyla yansıtan
sivil bir anayasa yapılmalıdır. Türkiye, darbelerle hesaplaşmayı samimi bir
şekilde gerçekleştirmek istiyorsa, 28 Şubat’ın faillerinden ve destekçilerinden
hesap sormalı, mağdurların haklarını teslim etmelidir.
KURULTAY PARTİSİNDE ŞAİBE
Türkiye’nin önemli sorunlarından biri de muhalefet sorunudur. Ana
muhalefet partisi CHP’nin durumu içler acısıdır. Kamuoyuna hâlâ “para
kulelerinin” cevabı verilmemişken şimdi de şaibeli kurultay iddiaları gündemi
meşgul etmektedir. Ülkeyi yönetmeye
talip olanların, kurultaylarda parti içinde koltuk kazanmak için her türlü
gayrimeşru yollara başvurduklarına dair iddiaların ardı arkası kesilmemektedir.
Bizzat CHP’de görev almış ve yerelde yöneticilik yapmış kişilerin açıklamaları
ve suçlamalarıyla ortaya çıkmıştır ki delegelere “bavullarla para” verilmiş, ev
ve villa vaadinde bulunulmuş, kimileri de baskıya maruz kalmış ve tabir
yerindeyse “hizaya getirilmiş”tir.
Yerel kurumlarda ve parti teşkilatları içinde yolsuzluk ve taciz iddialarının bir kısmı yargının önüne gelmişken, partide görevli bazı kimseler ceza almalarına rağmen partinin koruma kalkanı altına alınmaktadır. “Şaibeli kurultaylarla” partinin başına geçen ve HÜDA PAR söz konusu olduğunda “yalan üretim ve dağıtım memuru” olmaktan başka bir işlev görmediği net olarak ortaya çıkan, oturduğu koltuğu vekâleten idare eden emanetçi başkan, “ön seçim müsamereleriyle” kendisini koltuğa oturtanların önünü açmakla meşguldür.
UYUŞTURUCU BAĞIMLILARINA
REHABİLİTASYON DESTEĞİ ZORUNLU OLMALIDIR!
Uyuşturucu bağımlılığı, yalnızca bireyin değil, tüm toplumun
güvenliğini tehdit eden ciddi bir sorundur. Bu sorunun sebep olduğu tahribat
her geçen gün artmakta, kontrolsüz bırakılan bağımlılar hem kendilerine hem de
çevrelerine zarar vermeye devam etmektedir.
Örneğin, Bingöl’de madde bağımlısı bir kişi, 4 kişinin ölümüne ve
birçok kişinin yaralanmasına sebep olmuştur. Benzer şekilde, Konya’da bir
bağımlı, ailesiyle yaşadığı tartışma sonucu annesini ve kardeşini bıçaklayarak
katletmiştir. Bu tür trajedilerin önüne geçmek için bağımlıların
rehabilitasyonu yalnızca kendi iradelerine bırakılmamalı, kamu güvenliği ve
huzuru da dikkate alınarak bu konudaki mevzuat etkili sonuç verecek şekilde
yeniden düzenlenmelidir.
Uyuşturucuyla mücadelede yalnızca tedavi değil, sıkı denetim ve
hukuki yaptırımlar da hayata geçirilmelidir. Geleceğimizi korumak için
bağımlılıkla topyekûn mücadele şarttır!
Birkaç torbacıyla mücadele etmek, bu sorunun çözümü için yeterli
değildir. Uyuşturucu dağıtıcılarını, üreticilerini ve baronları hedef alan
kararlı ve kapsamlı bir mücadele yürütülmelidir. Caydırıcı cezai işlemler etkin
bir şekilde uygulanmalı ve toplum güvenliği sağlanmalıdır.
TARIMSAL STRATEJİ VE STRATEJİK ÜRÜN
HAMLESİ
Tarım, bir ülkenin ekonomik kalkınmasında ve gıda güvenliğinde
temel bir rol oynamaktadır. Türkiye’nin tarımsal potansiyelini en verimli
şekilde kullanmak ve kırsal kalkınmayı desteklemek için etkili stratejiler
geliştirilmesi büyük bir önem taşımaktadır.
Bu bağlamda 4. Ulusal Kırsal Kalkınma Stratejisi Programı
çerçevesinde uygulamaya konulan projeleri önemli buluyoruz. Ancak bazı
eksiklikler söz konusudur.
Program verilerine göre, ülke nüfusunun %68,1'ini oluşturan ve iş
gücü olarak kabul edilen 15-64 yaş grubunun %69,2’si kentlerde yaşamaktadır. Bu
veriler ışığında şu hususlar göz önünde bulundurulmalıdır:
1. Türkiye, tarımsal anlamda verimli topraklara sahip olmasına
rağmen, çiftçilik mesleği toplum nezdinde düşük saygınlığa sahiptir. Bu durum,
iş gücünün tarım sektörüne yönelmesini engellemektedir. Tarım mesleğinin
imajının düzeltilmesi ve çiftçiliğin saygın bir meslek olarak konumlandırılması
elzemdir.
2. Ülke genelinde tarıma elverişli alanlar ivedilikle
belirlenmeli, bu bölgeler stratejik kentler olarak kategorize edilmelidir. Sulama,
ulaşım ve lojistik gibi tarımda hayati öneme sahip koşullar iyileştirilmeli,
nüfus yoğunluğu yüksek şehirlerden tarım yapmak isteyen vatandaşlara bu
alanlar, üretim yapmaları şartıyla bedelsiz olarak ya da düşük bedellerle
kiraya verilmelidir. Ayrıca kiraya verilen alanların verimli kullanılması için
çiftçiler, tarımsal girdilerle ve ziraat mühendisleriyle desteklenmelidir.
3. Buğday, mısır, ayçiçeği, şeker pancarı, kenevir ve zeytin gibi
stratejik ürünlerin üretimine öncelik verilmelidir. Zira bu ürünler, hem gıda
güvenliği hem de ekonomik kalkınma açısından büyük bir öneme sahiptir.
4. Kenevir, birçok alanda hammadde olarak kullanılabilen değerli
bir tarımsal üründür. Ekildiği her bölgede verim sağlayan kenevirin
yaygınlaştırılması ve işlenmesi büyük bir stratejik öneme sahiptir.
5. Tarım ve hayvancılığın desteklenmesi, kırsal kesimin kalkınması
için vazgeçilmez bir unsurdur. Kalkınmış ve stratejik bir tarım ve hayvancılık
sistemi sayesinde sanayi sektörü için gerekli ham maddenin ithalatı
önlenebilir. Bu da cari açığın azaltılmasına katkı sağlar ve ülke ekonomisini
güçlendirir.
HÜDA PAR olarak, tarımsal üretimi artırmaya ve çiftçimizi
güçlendirmeye yönelik her türlü çalışmayı destekliyor, yetkilileri bu konuda
acilen adım atmaya davet ediyoruz.
SİYONİST TERÖR REJİMİNİN GAZZE VE
LÜBNAN’DAKİ ATEŞKES İHLALLERİ
Siyonist terör rejiminin Lübnan'da ateşkes anlaşmasına rağmen beş
noktada varlığını sürdürmesi, Suriye'deki işgal üslerinin sayısını artırması ve
Gazze'de ateşkes şartlarına uymaması, bölgedeki istikrarı tehdit eden ciddi
ihlallerdir. Özellikle, siyonist rejimin sözde savunma bakanlığının, ABD
Başkanı Donald Trump'ın planı doğrultusunda Gazzelileri sürgün etmek amacıyla
özel bir birim kurulduğunu açıklaması ve Gazze halkına dağıtılan bildirilerde yer
alan "Araplar bizim dostumuz, size ancak kefen gönderirler" gibi
ifadeler, İslam dünyası için utanç verici ve kışkırtıcı niteliktedir.
Bu gelişmeler ışığında, 4 Mart 2025 tarihinde Kahire'de
düzenlenecek olan Arap Birliği Olağanüstü Zirvesi büyük önem taşımaktadır.
Zirvede, siyonist terör rejimi ve ABD'nin Filistinlileri zorla yerinden etme
planlarına karşı somut adımlar atılması ve Gazze'de Hamas'ı dışlamaya yönelik
girişimlere karşı ortak bir duruş sergilenmesi gerekmektedir. Arap ülkelerinin,
Filistin halkının haklarını koruma konusunda kararlı bir tutum sergilemeleri,
İslam dünyasının birliği ve dayanışması açısından kritik bir öneme sahiptir.
Siyonist rejimin Lübnan, Suriye hatta Yemen’e taşınan saldırıları bundan sonra
da Gazze’de durmayacağının, tüm bölgeye kan ve gözyaşı yayacağının
göstergesidir.
Bu bağlamda özellikle Arap liderlerinin, Filistin meselesine
kalıcı ve adil bir çözüm bulmak için hareket etmeleri ve siyonist rejimin
hukuka aykırı uygulamalarına karşı etkili ve fiili tedbirler almaları gerekmektedir.
Zirvede, siyonist rejimin tanındığı tüm anlaşmalardan geri çekilme ile ekonomik
ve siyasi baskı politikalarının uygulanmasına yönelik kararlar alınmalıdır.
İslam dünyasının birlikte uygulayacağı tedbirler ABD ve siyonist dostu Batı’nın
tehditlerini etkisiz kılacaktır. Ayrıca Gazze'nin yeniden inşası ve insanî
yardım çalışmalarının hızlandırılması, bölgedeki insani krizin hafifletilmesi
açısından elzemdir.
SUDAN’DAKİ İNSANİ DRAM
Sudan'da iki yıldır süregelen iç savaş, ülkede büyük bir insanî
trajediye yol açmıştır. En az 20 bin kişinin öldüğü, 12 milyon kişinin yerinden
olduğu ülkede 26 milyon kişi yardıma muhtaç durumdadır. Bu süreçte, Birleşik
Arap Emirlikleri'nin Hızlı Destek Güçleri'ne sağladığı yardımlar, çatışmaların
uzamasına ve ülkenin daha derin bir kaosa sürüklenmesine neden olmuştur. Sudan
gibi daha önce iç savaşın yıkıcı etkilerini yaşamış bir ülkede tarafların
halkın menfaatlerini ön planda tutarak barış için adımlar atmaları
gerekmektedir.
Türkiye’nin ocak ayında başlattığı arabuluculuk girişimi, bu
krizin çözümüne yönelik atılan önemli bir adımdır. Ancak benzer krizlerin
önlenmesi ve bölgede kalıcı bir istikrarın sağlanabilmesi için, İslam İşbirliği
Teşkilatı'nın yapısının gözden geçirilmesi gerekmektedir. Özellikle, üye ülkeler
arasında birbirlerinin iç işlerine müdahale eden ve istikrarı bozan hareketlere
destek veren üye devletlere yaptırım uygulanması, bu tür girişimlerin önüne
geçecektir.
Sudan’daki insanî dramın son bulması için hem bölgesel aktörlerin
hem de uluslararası toplumun ortak bir çaba göstermesi gerekmektedir.
Türkiye’nin arabuluculuk rolü ve İslam dünyasının birlik içinde hareket etmesi,
Sudan halkının barış ve huzura kavuşmasının anahtarı olacaktır. Bu noktada
arabuluculuk sürecinin yalnızca çatışmaların sona erdirilmesiyle sınırlı
kalmayıp, insanî yardımların da kesintisiz bir şekilde ihtiyaç sahiplerine
ulaştırılmasının sağlanması da büyük önem taşımaktadır.
HÜDA PAR GENEL MERKEZİ
